Son Kelimeler

Velican Oduncu Kimdir, Velican Oduncu Hayatı

Sponsorlu Bağlantılar

Velican Oduncu Biyografisi «TIKLA»

Ülkücü Şehit 1964 yılında İstanbul’da doğdu. Türkistandan Türkiyeye göç eden bir ailenin çocuğudur. Genç yaşta ülkücü mücadele içinde yer aldı. Bazı olaylar sebebiyle, hapis cezasına çarptırıldı. 26 Mart 1988 gecesi uğradığı saldırı sonucu hapisanede öldürüldü. 24 yaşında vefat etti. Mezarı, İstanbul Güneşli Kabristanındadır. HAKKINDA YAZILANLAR Velicanın Ardından Yusuf Ziya Arpacık Ant; ölüme dirliğe Ant; dirlikte birliğe Ant; erdeme erliğe Mayalandı umutlar, Dirilecek Bozkurtlar… Uzun zamandan beri ilk defa bir tahliye veriyorduk. -İnşallah farkına varmazlar, diyordu Veli Can. Cezaevi infaz savcılığı tahliye tarihimi yanlış hesaplamış, on aylık bir sapmayla, erken bırakılıyordum. Defalarca hesap yaptık, evet idare şaşırmıştı. İki firar ve birçok isyandan dolayı yanan infazımın on aylık bölümü görünmüyordu. Gardiyanlar iki gün sonra bırakılacağımı söylediler. Hapishanede arkadaşlar arasında ihtiyatlı bir bayram havası esmeye başladı. Bende ise yaşayamadığım buruk bir sevinç vardı. On yılı aşkın bir süredir doğudan batıya kadar bir çok cezaevinde birlikte olduğumuz canlarımdan ayrılıyordum. Biz bu kahramanlarla birlikte neler görmüştük neler. Değil seneleri ayları, saniyeleri bile parça parça yaşadığımız, o karanlık dehlizlerde birbirimize destek olarak ne savaşlar vermiştik. O akşam büyük bir hücrede hep beraber toplanmamıza idare göz yumdu. Son geceyi İhsan Barutçu ve Erdoğan Tağın’la altı ay beraber kaldığımız hücrede hepimiz toplanarak geçirdik. Sohbet ederek sabaha kadar oturduk. Herkes birşeyler konuşuyordu, sanki hapishanede ki ilk zamanlarımızdı. Bu insanlara bakarken, âdeta son çeyrek yüzyılın tarihini görüyordum, o gül yüzlerinde. Ülkemizin etrafı ABD ve RUSYA tarafından ve onların içerdeki ortakları tarafından kuşatılmış, bir avuç vatanperver ülkücü de bu haçlı kuşatmasını kırarak, cennet yurdumuzu felaha çıkarmıştı. Veli Can, arkadaşları dikkatle dinliyor fakat lafa hiç girmiyordu. Benimle göz göze gelincede tebessüm ediyor ve sağ yanağında hafif bir gamze oluşuyordu. On yıl önceki günlerimiz sanki dün gibi canlanmaya başladı hafızamda. Veli Can ondört yaşında, pol-derli vatan hainleri tarafından yakalanarak ve bir nice işkenceden sonra tutuklanmış, Sağmalcılar taşmedresesine kapatılmıştı. Yaşı küçüktü ama o bir devdi, bir ülkü devi. Sarsarak köprüleri Devler geçti bu yollardan: Dudaklarında Hun Türküleri. Şair onu tarif ediyordu şüphesiz. Dedesi Osman Batur uçağa kement atmıştı Türkistan dağlarında. Çinlilere karşı amansız bir savaş yapan bu büyük kumandanın destanları hâlâ yaşar o kutsal topraklarda. Sağmalcılar da rahmetli Zeytin dayıdan dinlemiştim Osman Baturun kahramanlık öykülerini. Zeytin dayı, onun komutasında, Çinlilere kan kusturan bir ilay-ı kelimetullah savşçısı. Çocuk yaşına rağmen orduya katılmış. Türkistan Türkleri yıllarca mücadele etmişler ancak Osman Batur ve bir nice kahramanın şehadetiyle birlikte, hicret kararı alan aksakkallar Türkiyenin yolunu tutmuşlar. Çok zorlu bir yolculukla Taklamakan çölünü geçmişler ve yoğun bir şekilde devam eden Çin birliklerinin takibi altında Himalayalara kadar varmışlardı. Ancak bu bölgede Tibet çetecileriyle defalarca çatışmaya girmişler, geçitvermez dağları, açlık, susuzluk ve her türlü meşakkati de yenerek Hindistan sınırına ulaşmışlardı. Bir dizi görüşmeler neticesi bir kısmı Suudi Arabistana diğer bir kısmı da ülkemize gelmişlerdir. İşte Sartaphanoğlu Veli Can onların çocuğu, o çile neslinin yadigarıydı. Ama çile bitmemiş, dedelerinin, Çinlilerden gördüğü zulmün bin fazlasını Veli Canlar özyurdunda görmüş, o inci gibi dişleri pol-derli köpekler tarafından kaç kere kırılmıştı!.. Veli Cana bakarken bir olay canlanıyordu gözlerimde. O gün, bir-iki saat birlikte bahçede volta atmış, dinlenmek için, sandelyemiz olan büyük taşların üzerine oturmuştuk. Peykeler, duvara mıhlı peykeler diyordu Necip Fazıl. Bizde, yerlere mıhlı taşların üzerinde, mazinin derin mevzularına dalmış, öylece sohbet ediyorduk. Gaziantepin kızgın güneşi tam tepemizdeydi ve hücrelerde geçirdiğimiz havasız kapalı günlere inat masmavi bir gökyüzü, tertemiz bir hava vardı. Bir sünger gibi bedenim güneş ışınlarını emiyor ve zaman, Veli Canın bal muhabbetiyle âdeta duruyordu. Yaklaşık iki saat sonra. -Biraz gölgeye geçelim, dediğimde, o sendeleyerek ayağa kalktı ve bir taraftan başını tutarak: -Öf be hoca, hiç demeyeceksin zannettim. Karanlıkta çok kaldığı için güneş ışınları onu çok rahatsız ediyormuş, ama ben güneşli tarafa gidelim dediğim için, sırf beni kırmamak uğruna kendi arzularını bir kere daha feda etmiş ve iki saat bu çileye katlanarak, asalet, nezaket ve estetizmin doruklarından, bizlere bir taşmedrese dersi daha vermişti. Hapishanede ki bütün arkadaşlarımızın hayatında bu gibi zarafet ölçüleri vazgeçilmez bir ilke olarak yer almıştı. Birine sevmediği bir şey bile ikram edilse kesinlikle onu reddetmezdi. Zehir verseler onu zemzem diye içerdik. Hatır, gönül burada gerçek anlamlarıyla yaşatılıyordu. İnsanlık ihtişamlı günlerinin başdöndürücü sarhoşluğunu bizim hayatımızda tekrar yakalamış, tarihini yeniden yazıyordu. Geçici heveslerden ve gündelik telaşlardan uzak, feragat ve fedakarlık gibi üstün değerleri zirvelere taşıyan arkadaşlarımız vazifelerinin ince yollarını bütünüyle keşfetmenin verdiği rahatlıkla hasta ruhlara şifa dağıtıyorlardı. Ya kudurdular, ya duruldular... Ya kasırga gürültüsü ya da gece sessizliği... Bir altın nesil oldular... Bir taraftan kafamda böyle hatıralar canlanıyor, diğer taraftan arkadaşları dinliyordum. Bir arkadaşımız ezan okumaya başladı. Susmuştuk. Ilık bir ses. İnsan ruhunun derinliklerine işleyen bir huzur rüzgarı. Sabah ezanının ötelere götüren havası bir anda hapishane maltasına hâkim olurken, bizlerde yere çarşaflar sererek, o kâbus hücresini bir özgürlükler beldesine dönüştürmüş ve cemaat olarak namazımızı eda etmiştik. Ne de çabuk sabah olmuştu. Arkadaşların bir kısmı uyumak için hücrelerine çekildiler. Biz volta atarak muhabbete devam ediyorduk. Veli Can’a gidip yatmasını söylediğimde itiraz etti. İhsan Barutçu ve Erdoğan Tağın’da yatmadılar. Tahliye müzekkeresi de bir türlü gelmiyordu. Hepimiz yorulmuştuk. Hava karardı, gelen giden yok. Nihayet saat 20:00 dolaylarında giderek yaklaşan ayak sesleri bizi hareketlendirdi. Kalabalık bir ekip geliyordu anlaşılan. Arkadaşlar üstümde bir falçatanın olmasını istiyorlardı. Ne de olsa sol siyasilerin bölmesinden geçecektim. Başkan: -Aman ha. Bir sürpriz olmasın. Yanına bir şeyler al da öyle git. Ben “gerek yok” dedikçe, onlar ısrar ettiler. Oldukça keskin bir bıçağı yanıma alarak hazırlandım. Ayrılık çok zor olacaktı. Cezaevi savcısı ve müdür tahliye müzekkeresiyle hücrenin kapısına gelmişlerdi. Veda sahnesi dayanılacak gibi değildi, birbirimize sarılmış ayrılamıyorduk. Savcı beklemekten sıkıldı ve kendince bir çıkış yolu buldu: -Haydi acele edin, bir kişi yola vurmak için bölme kapısına kadar gelebilir. Sözde küçük bir taviz veriyordu idare. Yunus Meralle bölme kapısına doğru yönelirken, geride bıraktığım arkadaşlarımı düşünerek, karmaşık duygular içinde, tahliyeme bile sevinemeden kendimi dışkapıda bulmuştum. Bu arada üstün gayretleri ile tahliyemi sağlayan (bu gün hayatta olmayan) büyük insan Mehmet Öztürk kardeşimin çabalarını düşünerek yürüyordum. Öztürk, yanına bir muhasip alarak mahkeme heyetine götürüyor ve on aylık erken bırakılmam onun hesap oyunu sayesinde gerçekleşiyordu. Ben iki kişiydim artık, ikiye bölünmüştüm ve birini orada bırakarak diğeriyle dışarıya yöneldim. Kapıda bir başka canlar beni bekliyordu. Adil Aşkaroğlu ve diğer kardeşlerim. Bu sefer kavuşma sahneleri yaşanıyordu. Biz nasıl bir nesildik... On yıllık işkenceli, sürgünlü ve ölümlerle dolu bir cezaevi ortamından sonra tahliyeme bile sevinemiyordum. Çünkü, ruhumun yarısı içeride arkadaşlarımın yanında, diğer yarısı ile ancak dış dünyadaydım. Mahzunluk duygusu her yanımı kuşatmış, kımıldayamıyorum. Gittikçe ağırlaşan bu his yoğunluğu beynimi teslim alırken, bedenim de bu istilaya karşı fazla bir direnç gösteremiyor. Hüzün ve utanç karışımı bir hücum bu. Hislerimin en mahrem kalelerini zapteden bu utanç duygusundan kurtulmam lâzım ama arkadaşlarım içerde, ben dışardayım. Hazmedemiyorum doğrusu. Yakalandığım bu ruh kasırgasından hasarsız sıyrılmak için bir çıkış yolu arıyordum. Nafile... His fırtınası dinmek bilmiyor. Bir tesselli bulmak için kenarından köşesinden bir şeyler aramaya çalıştıkça, ulaşabildiğim mazinin ihtişamlı günleri sadece şuurumu kamaştırıyor. Herşeye rağmen kaybeden biz değildik. Özgürlük ve esaret kavramları bizlerin dünyasında asli manalarıyla vücut bulmuş, kapımızdaki gardiyanlar esaretin dayanılmaz acısını yaşarken, bizler karanlık hücrelerimizi gül bahçesine çevirip ruh dünyamızdan fışkıran sonsuzluk pınarlarından, kana kana soğuk sular içmiştik. Zelzele tarlasına dönen ruh dünyamda, bir müddet sonra, gene bir sarsıntı olacak ve takvimler 26 mart 1988i gösterirken o kara haberi alacaktım. Veli Can şehit olmuştu. Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti, İyi insanlar iyi atlara binip gitti.

Velican Oduncu Wikipedia «TIKLA»

Velican Oduncu (d. 1963, Türkistan - ö. 26 Mart 1988,Gaziantep), ülkücü Yusuf Ziya Arpacık İle 1978 Yılında Girdiği Cezaevinde 1988 Yılında ölmüştür.Velican Oduncu, Komünist Çin baskısı yüzünden anavatanını terk ederek Türkiye'ye kaçan ailelerden birinin çocuğuydu. Velican henüz bluğ çağına geldiğinde, Türkiye'de sağ ve sol olarak büyük bir ayrım yaşanıyordu. Komünist düzenin Türklere yaptığı baskıyı çok iyi bilen bir ailenin çocuğu olan Velican ülkücülerin safında yer aldı. 14 yaşında bir genç olan Velican Oduncu, Pol-Der'li polislerin yaptığı ağır işkenceler altında çok sayıda cinayeti üstlenmek zorunda kaldı. Hürriyet ve Cumhuriyet gazeteleri, Velican Oduncu'yu “ölüm makinesi” olarak gösterdiler. Uzun süre çeşitli cezaevlerinde yatan Velican şişletilerek öldürülmüştür.

Velican OduncuSözlük Yorumları «TIKLA»

    istatistik galeri kayıt ol üye girişi
    serena shimtürkü seven hatun tatlılığı5büşra pekin in festivalde göğsüne kobane yazmasıkışın geldiğinin anlaşıldığı anlar23dubline yerleşmekyazarların bitirdikleri oyunlar3bu cümlenizi tüm dünya duyacak olsaydı38mastürbe muhabbetler4Değişim Heyecanı'na ortak ol, Beko ile evin değişsin.reklammuhabereseni kendime sakladımkışa girerken halen dolaşan kara sinek7uludağ sözlük yazarlarının sesleri4müziklerinin tamamı mükemmel olan filmler10postmodern ikinci nesil yazarbir atatürk vardı ne oldu ona8büşra pekin7google görseller de ukraine ukrayna farkı4elit kesimin çocuklarına koyduğu isimler12en iyi dizi müzikleri2midye yiyip domuz eti yemeyen hanefial jazeeraplato myo21 ekim 2014 izmir depremi12adiinsankızlık zarı dikimini google da aratan şehirler6kitaba attırmakfbyi m k a ile özdeşletiren kesim5sevgiliye kaşar diye hitap eden erkek7filmlerde bilgisayarlar5taharet musluğuna işemekal jazeera turkbigadiçel cezire türktelefonu karıştıran sevgili9serkannmelih değirmencifatih terimfilmlerde takır tukur klavye kullanan inek8kristen stewartyeni kimlik kartlarının 18 tl olması11içkili sigaralı filmler20high school dxd17 ekim halkalı gümrük müdürlüğü yangınıkopmalık şarkılaryazarların bildiği en ayıp kelime25the virgin suicidesilişkiden korkan kıza testosteron zerketmekgençliğin ve güzelliğin geçici olması13naz yapan kızın düşünmem gerek demesi4boncuklu kasap perdesi
    2 3 8 9 10 11 » if(window.sessionStorage){ var spEx = sessionStorage.getItem("sp"); var spNew = 1; if(spEx == spNew){ document.getElementById("index").scrollTop = sessionStorage.getItem("sideScrollPosition"); }else{ sessionStorage.setItem("sp", spNew); sessionStorage.setItem("sideScrollPosition", 0); } spEx = spNew = null; }
    ara
    uludağ sözlükvelican oduncu window.onload = function(){ ulu.title('velican oduncu'); };


    Velican Oduncu Yorumlar

    Yorumla